8 Temmuz 2018 Pazar

Doğum hikayem 2

Günlük telaşlar içinde hayat akıp gidiyor ve  aslında yazacak o kadar çok güncel hadise var ki...

Ama ben kaldığım yerden devam edeceğim.

Hemen alt postta ameliyatımın son on beş dakikası çok uzun bir süre gibi geldi demiştim. Çünkü hemen dikişlerim atılıp odama götürülecektim ve bebeğimi yanıma vereceklerdi. Sanıyordum, yanılıyordum. Beni odaya getirdiler. Bekliyorum. On dakika, on beş dakika, yarım saat... Sonra kapıya biri geldi. Kim hatırlamıyorum?! Sadece eşimi dışarı çağırdı. İşte o zaman bi aksilik olduğunu anladım.

Meğer kuzum karnımdan erken alındığı için minik akciğerleri ortamdaki havaya hemen adapte olamamış ve solunum güçlüğü çekiyormuş.. Aslında bilmem kaç bebekten birinde görülen bir vakıa imiş. Erken doğumlarda sık rastlanan ve endişe edilmeyecek bişeymiş ama o an gel de bana anlat bunu...

Hani bir kız çocuğuna çok istediği bir oyuncak alınmış da eline verip oynamasına müsaade edilmemiş gibi bir haldeyim teşbihde hata olmasın.

Bebeğim doğdu ama kucaklayamıyorum.

Bu iki gün böyle sürdü. Bacaklarımın uyuşukluğu geçip kalkabildiğim an hemen bebek yoğun bakımına gidip gördüm onu. O dakikadan itibaren yoğun bakımdan bebeğimi bırakıp ayrılmak o kadar zordu ki.. Minik bedeninde hortumlar, damar yollarında iğneler serumlar, kafasını plastik bir balona koymuşlar. Küçücük elleri topukları morarmış kan almaktan iğne sokup çıkartmaktan.

Neyse bu evre benim için çok travmatik. Yazarken tekrar yaşıyorum o anki üzüntülerimi o yüzden kısa tutacağım.

Bana onu besleyebileceğimi söylediler. İlk denememizi yaptık. Kuzumun gecikmeli memeyle ilk kavuşma anı, kucağıma alışım... o kadar tatlı bir his. Ve biz bunu yoğun bakım odasının sandalyeleri üzerinde karnımda dikiş kucağımda yenidoğanımla iki büklüm yaşadık. Yine de herşeye rağmen çok mutlu oldum çünkü ona sütümü vermeyi çok istiyordum. Ayrıca geçici süreliğine de olsa kavuşmuştuk.

Geceleri dört saatte bir, gündüzleri üç saatte bir gelip besleyebileceğimi söylediler. Ben her beslenme saatini iple çekiyorum tabi. Derken beni  bir gün sonra taburcu etti doktor. Fakat bebeğimi çıkartmıyorlar. Nasıl bırakıp gideyim evime. Besliyorum, beslemek istiyorum, anne sütü alsın istiyorum. Hastanenin otelcilik hizmeti diye bir zımbırtısı varmış. Sana oda kiralıyorlar, yemek geliyor. Bebeğimin hatrına kalırım burada, gitmem dedim. Anne sütüne,  bana ihtiyacı var.  Sonra elimdeki tek evladımla kavuşma anım olan o süreyi hemşirenin teki elimden alıyordu az kalsın. Bebeğime hazır mama verip karnını doyurmuş. Özellikle belirtmiştim. Ben buradayım, sütümü veririm. Mama istemiyorum diye. Bir de benimle kavga patlatacaktı az kalsın ki alttan aldım zira evladım elinde. Ne manyaklar sapıklar duyuyorum, bana kızar hıncını kuzumdan çıkarır. El kadar sabiye bişey yapar eder.... Bir de o sıra annem evde yanımda sürekli Müge Anlı izliyor. Orada da herifin teki hemşire kılığına girip bebek kaçırmış hastaneden. Zaten o süreç insan deli gibi bişey oluyor. Hormonlar altüst, sinirler laçka, beden yorgun, ruh üzgün. Allah bullak bir dönemim. Neyse dangalak hemşireye rica minnet meme vermek istiyorum lütfen mama ile beslemeyin diye yalvar yakar olduktan sonra bi zahmet orada kalmaya ve meme verme olayımıza devam ettik.

Allah acıdı da bizi daha fazla oralarda süründürmedi. Bir gün sonra bebeğimizin solunumu yoluna girdi. Onu da taburcu etmeye karar verdiler. Ama bu sürede çektiğim rezillik... Bebek yoğun bakımlarında kanlar mı boşalmasın.. pedler yetişmedi  bacaklarımdan yerlere şakır şakır indi kanlar. Zemin, kıyafetim kıpkırmızı boyandı. Ameliyatlıyım eğilemiyorum ayağımla yere kocaman peçete tomarları atıp taşları mı temizlemedim... o kanlı geceliklerle hastane odasına dönerken ki arada baya bi mesafe var... elin heriflerine mi görünmedim... ne  rezillikler...

Ama o “bebeği götürebilirsiniz” dedikleri anki mutluluğum dünyalara bedeldi. Koşa koşa kıyafetlerini aldım. Emzirme odasında giydirip bir kaçışım var bebek yoğun bakımından... arkama bakmadan.

Artık bu postu mutlu sonla bitireyim. Gerisi saha sonra...

3 Temmuz 2018 Salı

Doğum hikayem

O kadar uzun uzak kalıyorum ki buralardan lafın neresinden tutulur da konuya girilir kestiremiyorum.  Önceki yazılarımdan malumunuz dünyaya bir can gelmesine vesile oldum. Hayatımın tatlı aşkı güzel paşam Nisan 1’de bismillah dedi dünyadaki serüvenine. Hep İyilikler, güzellikler, hayırlar, sağlık, afiyet ve mutluluk görsün ümmeti Muhammed(sav)’in yavrularıyla beraber. İki cihanda aziz ve bahtiyar olsun. Amin

Elhamdulillah çok kişiye nazaran çok rahat bir hamilelik geçirdim.Yata yata bitirdim sekiz küsür ayımı. Yatmak dedimse... Yalnız olmamdan mütevellit her işimi kendim gördüğüm zamanlarımdan arda kalanlarda yatmak. Ki epey iri bir hamileydim. Görenler ikiz zannediyorlardı.  Hal böyle olunca o koca göbekle hareket kısıtlı ve zor olduğu için boş bulduğum vakitte yatmaktan başka çarem yoktu zaten. Öyle olsa da çok şükür hamilelik sürecim keyifli geçti. Ablam Bosna’da ve annemi doğumuma beklerken bir gün bir haber aldım. Düşmüş. O derece sakatlanmış ki yürüyemiyormu. Bu haberi almamın üstünden bir on gün ya geçti ya geçmedi annem doğumuma geldi. Apartmanın merdivenlerini sürünerek çıktı. O gün sonrasında yaşayacaklarımızı hissettim sanki..  endişesi aldı beni ve yarabbim yardım et dedim.

Hakikaten de hamileliğimin  en ağır son günlerini, doğumumu ve lohusalığımı Allah’tan başka yardımcısız o hengame içinde geçirdim. Annem hasta bir yere kıpırdayamıyor walker ile tuvaletine gidip abdest alabiliyor diye şükrediyoruz. Ablam Bosna’da kızın eli erip gücü yetmiyor zaten kendi çoluk çocuğuyla işi başından aşkın. Kimse yoktu anlaşılan. Bir tek küçük teyzem bir haftalığına geldi. . Hasılı üç ay geçti ama nasıl geçti...

Geçtiğimiz sene rahimden bir miyom  alma operasyonu geçirmiştim. Karnımda sezaryen dikişi gibi dikiş vardı zaten. Vaziyet bu olunca doktorum karnın çok büyüdü dikişlerin yırtılacak doğum tarihini öne alacağız dedi bana.. Derken Nisan 1için hazırlanıp düştük hastene yollarına.

Öncelikle bu postu okuyacak olan hamile vatandaşlar:) Şakın ola ki kimsenin serüveni sizi korkutmasın. Çünkü herkesin doğum hikayesi başka ve nevi şahsına münhasır. Sizinki bambaşka olacak. O yünden asla kafada kıyas yapıp korkmaya kalkmayın. Kolay olur biiznillah.

Ne diyordum hasteneye vardık yatışımız yapıldı. Doktorumla görüştüm ve bana spinal anestezi iste dedi. Her zaman genel mi, spinal mi ikilemdeydim çünkü genel anestezi istiyordu bir yanım. Ameliyathanedeki süreç travmatik olursa diye korkuyordum. Bir yanım da bebeğimi doğar doğmaz kucaklayıp görmek merakımı bi an evvel gidermek ve yavruma kavuşmak istiyordu, kararsızdım. Bazen o kadar mütereddit oluyorum ki aklı selim ve ne yaptığını bilen birinin benim adıma karar vermesine ve yapılacak şeyi söylemesine ihtiyaç duyuyorum.

Anestezi uzmanı yanıma gelince doktorumun dediğini tutup vardır bir hayır diyerek spinal istedim. Çünkü hem o noktaya kadar dua ederek gelmiştim hem de evelallah doktorumun tecrübesine itimat ediyordum. Derken ameliyata hazırladılar beni. Başıma örtümü örtüp ameliyat önlüğümü de üzerime giyip tuttum ameliyathanenin yolunu. Aklınızda olsun tesettürlü iseniz dal baş kabak gitmek zorunda değilsiniz ameliyathaneye ya da doğumhaneye. Zaten sedye/yatak sizi oraya ne ile götürüyorlarsa üzerinizi örtüyorlar. Ben örtümü çeneme kadar çektim. Başım da kapalı mis. Ameliyathaneye kadar kimseye görünmedim inşaallah. Hemşirelere münasip lisan ile rica edip kapı önünde örtümü yakınıma veririm deyince kırmıyorlar . Beni hastane odasındaki yatakla götürdüler ameliyathaneye. Hatta hasta bakıcım örtünü orada yastığının altına koy, çıkışta da takarsın  dedi. Spinal olacağım ya bilincim yerinde olacak. İşte mutlu mesut girdim ameliyata. Aslında şimdi düşününce evet biraz korku değil de ürkmüşüm ama pek de heyecanlanmamışım. Allah sekinet vermiş demek.

Kırkbeş dakika ameliyatım sürdü. İlk otuz dakikadan sonra bir ağlama sesi duydum. Zaten o an koptu bende olay. Sağ omuzuma misler gibi kokan dünyanın en güzel şeyini koyuverdiler. Aman Allah’ım ağlamaya başladım. Tadımlık ilk tanışma faslından sonra hemen giydireceğiz diye götürdüler. Eşsiz bir duygu tarifsiz bir an. Tadı damağımda kaldı.  Son on beş dakikada kesiğim dikildi. Bi an evvel çıksam da odada bebeğime kavuşsam ümidi ile geçirdim o süreyi...

Bu esnada ben bir çeşit nefes darlığı yaşamaya başladım. Karada balık gibiyim. Nefes alıyorum ama alamıyorum. Ciğerlerime gitmiyor o nefes boğuluyorum. Kilolusun biraz çokça vuracağız anesteziyi demişlerdi kürek kemiklerimin yakınlarına kadar vurdular iğneyi. Ellerime kadar uyuştum. Diyorum ki Allah’ım ciğerlerim de mi uyuştu nedir:D Tabi öyle olsa solunum nasıl olacak ama o anki panikle bunu düşünecek kafa nerede bende. Zaten harikalar diyarına gitmeye başladım. Bir ara arenadaki Maximus gibi rüya alemine dalıp öyle döndüm ameliyathaneye. Dedim gidiciyim zaar.. Doktora ben nefes alamıyorum boğulucam diye söyledim. O hiç panik yapmaz beni de sakinleştirir canım benim.


Tamam korkma hemen oksijen verin dedi. Bağladılar biraz daha rahatladım ama nasıl diyeyim sızıntı gidiyordu hava ciğerlerime şimdi bi lokma daha arttı. Hiç değilse ölmüyorum. Ama o zaman da midem bulanmaya başladı mı... Ani oksijene maruz kalmaktan mıdır nedir temiz hava başka bi kafa yaptı bu sefer. Kafama nasıl şiddetli bi ağrı saplandı. Doktora bu sefer de dedim benim midem bulanıyor. Hemen kafamı sağ yanıma çevirip  kenarına gazlı bez koyarak tedbir aldılar. Kusmadım şükür. O on beş dakika da böyle geçti ama bitmek bilmedi. İlk yarım saatte bebeği çıkaracaklar da yavruma kavuşacağım sevinci ile sabrettim de bebeği omuzuma koyup gördükten sonraki kesiğimin  dikildiği on beş dakikayı geçiremedim.

Devamı sonra inşaallah

23 Haziran 2018 Cumartesi

Annelik ve sevmek



Neresinden başlayayım?

Hayatımın en değişik üç aylık evresini geçirdim. Aslında en değişik "üç aylık evresi" olayı tam olarak ifade etmiyor ve nasıl isimlendireceğimi bilmiyorum ama hayatta herşey bizim için ve her yaşadığımız musibetten daha beteri var. İnsan her "artık bundan daha çok üzülemem, daha derine batamam." dediğinde Allah "Sen misin isyan eden deyip terbiye tokadını tabiri caizse yapıştırıyor. Bilmiyorum ne zaman gerçek anlamda elhamdülillah ala külli hal demeyi öğreneceğim.

Otuzlu yaşlarımı henüz sürmeye başlamışken hayatıma minicik bir can girdi. Anne oldum. Annelik kavramı üzerine epey düşündüren günler yaşadım. Oğlumu sevdim, çok çok sevdim. Ama anne olmayı hiç sevmedim, annelik kavramını hiç sevemediğim gibi. Evet çok ciddi ve yanlış anlaşılmaya müsait bir itiraf belki ama açıklayayım.

Bebeğime yüreğimi o derece verdim ki bazen kalbimin içindeki sevginin ağırlığı altında ezildim. Burnunun ucundaki bir tek tüye rüzgar değerse diye içimin titrediği ve bazen yersiz olduğunu bilsem de yine de duyduğum endişelerin içinde ona bir zarar gelirse (Allah korusun) korkusu ile mahvoldum, perişan oldum. Yine dünyaya gelsem yine yavrumu isterim. Ve dünya kadar sevginin altında ezilsem de kuzumdan yine vazgeçmem. En büyük nimetim, devletim yavrum. Allah verdi almasın, acısını göstermesin, devletini göstersin her daim. Ama bizim ailede bir söz vardır  "kimseler ana olmasın" derler. Anlamını tama manası ile yaşayarak öğrendim.

Bilmiyorum ne demek istediğimi tüm bu açıklama çabalarıma rağmen hala anlatamadıklarım ve yanlış anlaşıldıklarım var mı?! Varsa dahi zaten dolu bir yürek bu bendeki. Buraya boşaltıyorum. Tersinden anlamak isteyen buyursun anlasın. Mecalsizim.

Öte yandan annelik kavramı üzerine konuşurken...

Aslında bu ilk doğum sürecimi nasıl deneyimledim konulu bir post olabilirdi ama değil.

Bu annelik kavramı üzerine bir yazı.

Annelik demişken elbet benim de bir annem var ve ben tam da taze taze o duyguları yaşayıp cefakar kadının tüm hayatım boyunca annem olması nasıl bir deneyim tam da henüz empati yapmaya başlamıştım ki zaten var olduğunu bildiğimiz ama hiçbirimizin birbirimize açıkça söylemediği sadece
kapılar arkasında ablamla kardeş kardeş ve eşimle karı koca konuştuğumuz bir hadise geçtiğimiz Ramazan bayramı gün yüzüne çıktı.

Annem ismi lazım değil hastalığa yakalanmıştı ve göğsü alınacaktı. Bir senenin üzerine ablamı ilk kez görüyor olmanın ve bayramı beraber kutlamanın sevinci kursağımızda düğümlenekoyarken annelik kavramı üzerine tekrar düşünmeye başladığım bir kaç gün daha geçirdim. Annemi sevdim. Çok sevdim ama annelik kavramını sevmedim. Yavrumu sevdim çok çok en çok onu sevdim ama annelik kavramını yine sevmedim. Çünkü anne olan da, annesi olan da yüreğine ebedi muhabbet yükü vurulmuş bir hamal. Ve benim gibi bazı acizler korkarım ki altında ezilmekten pek çok eza duyuyor.

Doktor, mühendis, genel kurmay başkanı, cumhurbaşkanı, kral, imparator ne olursa olsun bir insan... Demek insanın hayatta olabileceği en güzel şey anne olmak. Demek bu yüzden cennet annelerin ayağı altında. Biliyorum yaman çelişki. Hem annelik kavramını sevmedim demek hem de annelerin ayağı altındaki cennete özenmek. Bin kere dünyaya gelsem yine anamın evladı olayım isterim. Bin kere dünyaya gelsem yine evladımın anası olayım isterim.

Annemle ilgili durumu asla dramatize etmeyeceğim çünkü gerçekten bir dram değil. Korkulacak birşey yok ama benim sevgili gümüş saçlımın göğsü önümüzdeki Salı alınacak. Sonra yine bütün çılgınlığı ile tam gaz hayatına devam edecek inşaallah. Hem de ennn yavaş ilerleyen soyuymuş. Allah beterlerinden korusun.

Bu yazıyı okuyan biri varsa dua beklerim.

Aslında sadece annelik kavramına mahsus değil yazdıklarım. Tüm sevginin yükü altında ezilenlere ithaf olsun. Çünkü sevginin binbir türlü hali var. Gönlünde olmayandan korkarım.

Rabbim hakiki sevgiyi, muhabbetullahı, aşkullahı bize tattırsın. Ve bizi sevginin yükü altında ezilmekten kurtarıp hakikisini yaşamanın tadını tattırsın. Amin

28 Şubat 2018 Çarşamba

halim şu

''Halim şu.'' deyiverecek bir Allah kulunun yokluğu ve halden hale girdiğimiz hallerimiz. Sen bilirsin Allah'ım...

5 Şubat 2018 Pazartesi

insanlarla yaşama sanatı

Gün içinde enerjimin tümünü tüketmiş olmamdan mütevellit yatsı namazını kılmadan devriliyorum yatağa Allah affetsin. Haliyle imsağa yakın bir vakitte kalkıp yatsı, arkasından sabah namazı, arkasından kahvaltı ve eşimi işe uğurlama gibi bi sabah rutinim var. Vaziyet bu olunca saat on gibi yine ufaktan uyku bedene giriyor.

Bu gün de öyle oldu. Bi de pis huyum var tatlı ve derin uykudan uyandırılmışsam aşırı rahatsızlanıyorum. Hamilelikten midir nedir?! Şiddetli kalp çarpıntısı, nefes daralması ile yataktan af buyurun ağzı kıçı yamuk pirana gibi kalkıyorum. O yüzden özellikle telefonumun sesini kısıyorum. Gel gör ki sairde kapıma uğramayacak insanlar Allah'ın özel imtihanı mıdır nedir zilime yapıştılar. 

Karşı komşum yalnız yaşayan bir teyze var. Nedendir bilmiyorum kendi evinin elektrik faturasına üstüne almasına yardım etmemiz gibi bir misyon yükledi bize. Hiç teklif etmememize rağmen. 

Yani Allah rızası için bir kula güler yüz gösterip, halini sorunca, hatır almaya çalışıp, gözetmeye çalıştıkça işlerin neden hep cılkı çıkıyor?! 



Hani eşek olursan yük yükleyen çok olur derler o hesap mıdır nedir anlamadım. Aynen durum resimdeki gibi...

Dün akşam yine epey geç sayılabilecek bir saatte kapımızı çalıp kendi sormak istediği şeyleri yöneticiye soruvermemizi istedi. Hay hay dedik tamam soralım. Bu arada yönetici ve teyze ile aynı kattayız. 

Neyse akşam geç vakitti yattık, sabah uyandık. Yukarıda anlattığım rutin... Sonra ben yine çok bitkin hissedip yattım. Kalkınca enerjimi toplayıp evimin işlerini, yemeğimi yapmaya, yıkanıp çamaşırlıktan yerine kalkmayı, ütülenmeyi her ne ise bekleyen çamaşırları yerleştirmeye koyulucam. Çünkü Allah'tan başka yardımcım yok, kimseye ihtiyacım da yok, paşalar gibi sekiz aylık hamileliğimde hala kendi işime güç yetiren Rabb'ime hamdü senalar olsun. Ama şöyle bir yalandan da olsa ''Kızım bir ihtiyacın var mı? Halin nedir?'' demeyen her Allah kulunu da yine Allah'a havale ediyorum. Çünkü böyle şeyler muhabbettir, hatırdır, gönüldür. Sen sordun diye ben sana gündelikçi muamelesi yapıp dağ gibi işimi yıkacak değilim zaten. Zevkü sefa ehline izzetü ikram etmek ile o kadar meşgul ki bazı akrabai taallukat. Şurada bir hatır sormakla hakikaten ecir yükleneceği kapıyı bazen kendi kendinin yüzüne kapatıveriyor. Konuyu saptırdım asıl diyeceğim bu değildi ama bu konuda da aşırı doluyum. Yazsam bu bahisten de bir ansiklopedi dolar. Konuya dönüyorum.

Tam yatağa uzanmışım, yenice dalmışım. O tatlı uykumun orta yerinden, derin kuyulardan, kolum bacağım koparılır gibi ciyak ciyak kapı sesiyle uyandım. Saç baş papaz harmanı gibi yarı uykulu gözlerle kapıyı açtım. Teyze. Yöneticiyi aradınız mı diye sordu. Yok daha aramadık dedim. Neden aramadınız diye bana anlamsız bir fırça kaydı. Allah'ım yarabbim. Kardeşim ben senin işini yapmak zorunda mıyım?! Karşı komşun işte çal kapısını kendin sor. Ben seni elektrik idaresine götürmek zorunda mıyım?! 

Ben bu kadına yalnız yaşıyor, yaşlı diye kıyamayıp, hürmet eder, gözetir, halini hatırını sorarım. Tek başına bişey olur, çoluğu çocuğu yok kimsenin haberi olmaz diye çok sesi soluğu çıkmadığı zamanlarda yoklarım. Karşılığında gördüğüm nezaketsizliğe bak.


Teyzenin bünyesinde her iyilikte bulunup bedel olarak sille yediğim insanlar silsilesi film şeridi gibi gözlerimden geçti ve çıldırdım. Ben artık adımın Zeynep olduğunu bildiğim gibi biliyorum ki artık kime iyilik olsun için bir tek tebessüm bile etsem karşılığında ille ama ille o insandan bir darbe yiyorum. Ya bir hakaret, ya bir kötü söz, ya katakulli, arkamdan iş çevirme ya da aleni kavga ile yine bir kalp kırıklığı yaşıyorum. Ama bu kadar mı odun olmak zorundasınız be mubarekler... Hiç mi yontulmadınız, hiç mi terbiye, edep, ahlak görmediniz. Haydi görmediniz... İçinizde bir nebze de olsa insanlık kırıntısı kalmadı mı?! Neden insanı zorla hodgamlığa, bencilliğe, kendi savunma mekanizmasını geliştirmeye ve kendinden başka kimseyi düşünmemek zorunda kalmaya itiyorsunuz. Neden toplumca çileden çıktınız? Neden hayvanlaştınız... diyeceğim ama hayvandan dahi sizden gördüğüm nankörlüğü görmüyorum. Şu evimdeki kedinin yeri çoğu insanın nezdimdeki yerinden kıymetlidir. 


Hasılı kelam gerçekten çok kabayız. Çok benciliz. Bir de ''Yerdeki yüz çiğnenmez.'' sözünü kendimize hiç muhatab almamışız. Nerede bir yüzü yerde tevazu ehli iyi niyetli kul görsek ezip geçiyoruz. Yüzünü serene tokat, sırtını serene yük vuruyoruz. Hayvandan beter bir toplumuz. Artık zarar görmemek için iyilik yapmamak zorunda mıyım yani? Öyleyse tamam. Ben de kendimi herkese karşı ona göre ayarlarım. Peki nerede kaldı bir güler yüzün sadakası?!!!



Bu konu ile ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Gerçekten çok doluyum deşeledikçe alttan çıkar ama hamile halimle daha fazla yıpranmak, bebeğimi de üzmek istemiyorum. Hakkımı alanları Allah'a havale ediyorum.

Gelelim keyifli şeylere. Aslında izleyeli baya oldu ama şimdi yazmak istedim. 



Bir film izledim. İsmi Victoria ve Abdul. Kraliçe Victoria'nın hizmetlisi Abdul ile ilgili çok değişik bir hikaye. Biraz biyografi tadında, çok güzel İngiltere ve Hindistan manzaralarının olduğu, ayrıca da çok enteresan bulduğum konusu ile son zamanlarda izlemeye ve tavsiye etmeye değer bulduğum bir film. Gerçekten hayat çok ilginç detaylarla dolu. Bakıp ibret almayı görebilene bir filmde dahi ne nasihatler var. Ben epey başarılı buldum. 



Ayrıca ne zamandır izlemeyi istediğim Dear Frankie aklımın bir kenarında duruyor ama belki hamileyken beni o duygusallık aşırı yıpratabilir. Çünkü Barış Manço'nun Ne Köy Olur Benden Ne de Kasaba şarkısında geçen ''can dostum Çomar uykuda'' dizelerinde dahi Allah sizi inandırsın bana çağrıştırdığı şeylerden gözyaşlarına boğuluyorum. Bu da öyle bir dönemim işte.

Onun haricinde  hamileliğim hadsiz hudutsuz şükürler olsun, biricik yardımcım Rabb'imin yardımı ile keyifli geçiyor. Anne olacak olmanın tüm cilvelerini yaşıyorum ama bir buçuk ay daha sabır. Ne de olsa ''Her güzel şey bekleyene gelir.'' değil mi?!



Ağlamaklı oluyorum, mahzun oluyorum, endişe duyduklarım oluyor, dua etmeye gayret ediyorum, ümitlendiklerim oluyor, sevinmenin bir çeşitini değişik bir şekilde yaşıyorum, bir yanıp hep çocuk, bir yandan anne olmanın nasıl birşey olduğunu deneyimlemeye alışıyorum, alışmaya çalışıyorum. Çok çok değişik duygular içindeyim. Hamilelere iyi davranın olur mu?! Hatta hamilelere, sanatçı ruhlu hassas mahluklara, derdini demeyenlere, kalbini açmayanlara, kalbinizi kırmayanlara, kendi halinde olanlara iyi davranın lütfen. Hatta iyi davranmayın tamam ama hiç değilse kötü davranmayın. Ona da razıyım.



Bakın hamilelikle ilgili okuduğum bir makaleden alıntı. Ne kadar güzel özetliyor. 


''Kadının kocası, her iki taraftan olan akrabalar onu an an korumalıdır. Çünkü azıcık uygunsuz davranış, her acı, hem kadına hem de karnında taşıdığı masum bebeğe beklenmedik etkiler bırakır. 

Karı kocanın ebeveynlerinin üzerine düşen şer'i ve ahlaki görev şudur: Kocasını hamile kadına karşı kışkırtmasınlar ve hamile kadını mümkün olan bir şekilde korusunlar.

Ebeveynleri onların özel hayatına karışmamalıdır ve eşlerin yaşamını altüst etmemelidirler. Çünkü hepsi bu iki gencin, özellikle de ana rahmindeki çocuğun karşısında sorumludurlar. Eğer çevredekilerin uygunsuz hareketleri, ebeveynlerin yersiz dedikoduları ve istekleri ana karnındaki çocuğa herhangi bir zarar verirse, sebep olanlar mutlaka ilahi adalet mahkemesi karşşısında cevap vereceklerdir. Kur'an herkesin en küçük tavırlarından en büyük emellerine kadar tüm davranışları karşısında sorumlu olduğunu buyurur.'' 


Artık herkes huzuru ilhide Allah'a versin hesabını. Diyeceklerim bu kadar. Esenlikle






1 Şubat 2018 Perşembe

Bu geceki ahvalim

Akşam vakti evde yalnız kalmışsanız ve Barış Manço'yla Cem Karaca dinleyip Usagi gibi gözyaşlarına boğulasınız geliyorsa hamilesinizdir.

Tabi hayranlığımdan değil. Hoş aynı zamanda hayranı da sayılabilirim ama bu sebebi ruh halimin pek çok dinamiği var.

Yaş otuzu geçince insan daha mı içe eğiliyor ne?! Hayata karşı eski coşkular yerini tatlı bir sakinliğe bırakınca insan büyüdüğünü anlıyor. Ya da anne olduğunu... Tüm o eski tatlar yerini artık beni sadece tek bişeyle heyecana gark edecek yegane varlığa bırakıyor. Bebeğime...

Hoş heyecan arayışı içinde değilim asla. Belki doğru tanım"nefesi kesilecek kadar Mutlu olmak" olabilir.

Mesela bugün düşünüyordum...  Hayatta tattığım hiçbir zevk artık beni nefesimi kesercesine heyecanlandırmıyor. Sakın bu yüzden üzgün olduğum izlenimine kapılmayın, asla! Bilakis bu netice hayatta varmayı istediğim noktaya beni taşıyacak bir araç.

Bundan on sene evvel aynı şarkıyı on kere üstüste dinleyebilecek kadar sevebilirdim. Bugün aynı şarkıyı bir kere dinleyebilecek kadar tahammül gösteremiyorum.

Ayakkabılıktaki sekizyüzellibeşbinaltıyüzyetmişüçüncü ayakkabı kutusuna bir yenisini eklemek aklımı başımdan alabilirdi. Bugün kifayet miktarı ile iktifa edip onu da paçavraya çevirene kadar giymeyi seviyorum. Tamam belki kifayet miktarının bi tık üzeri. Ama eskiye kıyasla son derece minimalist bir ayakkabı koleksiyonu...

Yirmili yaşlarım eşarbımın renginin kıyafetiminkiyle uyuşması sorunsalını hayati bir önem arz ediyormuşçasına görev aşkı ile ifa etmekle geçti. Bugün rahatıma uyan ne ise tak-çık mantığında yaşıyorum.

Dexter için hayatımda izlediğim ennnn mükemmel ve başarılı dizi derdim. Belki de o günlerde hayatımda boşluğunu hissettiğim hayali bir kahraman yerine bile koymuş olabilirim gençlik tecrübesizliğiyle. Soğuk kanlı, kontrollü, yasa dışı adalet sağlayıcısı olduğunu düşündüğüm Dexter bana çok cazip gelirdi. Artık kendi hayatımdaki adaletsizlikler ve Dexter arasında nasıl bir örüntü kurduysam. Ama bu tabi salt karektere duyduğum hayranlık değildi. Aynı zamanda senaryoyu, kurguyu, her bir bölümdeki ilerleyişi de olağanüstü derecede hayranlık uyandırıcı, cazip ve başarılı buluyordum. Sonra geçtiğimiz günlerde eşimle baştan izlemeye karar verdik. Şu an altıncı sezonun ortalarındayız ve eski düşüncelerimin yellere karıştığını görmek bir değişik oluyor. Evet yine gayet başarılı bir dizi olduğunu düşünüyorum ama o kadar. Sadece bir dizi işte. Ya artık hayatımda gerçek kahramanlar tanıdığımdan ya da hakikaten büyüyüp abla hatta anne olduğumdan böyle işlerin heyecanı içimde yok mesabesine ulaşmış. Yani kendimi şöyle bir yoklayıp hissiyatımı tartınca o sonuca varıyorum.

Hayatımda boş işlere yavaş yavaş yol veriyorum. Vermeye gayret ediyorum çünkü en mühim meselem yolda. Ve iyi bir anne olmanın yolu iyi bir insan, iyi bir kul, iyi bir mümin olmaya çalışmaktan geçiyor. Hepimizin malumu, hepimiz yolculuktayız. Yol boyunca ilerlemek gerekiyor, aynı yaşta, aynı alışkanlıklarla takılıp kalmak en çok sakınmak isteyeceğim şey. Çünkü hayat ileri, ileri ve yukarı akıyor. Allah hepimize kendi istikameti doğrultusunda muvaffakiyetler versin. Amin

Barış Manço ve Cem Karaca dinleyip ağlamaklı olmakla ilgili giriş yaptığım blog postunun buraya geleceğini ben de bilmiyordum, böyle gelişti. Ama spontan her zaman iyidir.

Girizgahımı o şekilde yapışımın sebebi ise iki şarkıdır.

İlki Barış Manço'nun şu şarkısı, lütfen sözlere dikkat...



Yekdiğeri ise Cem Karaca'nın şu şarkısı ve yine lütfen lütfen sözlere detaylı dikkat!!!

 

Bu iki modern halk ozanını canı gönülden rahmetle anıyor ve ülkemin beyni fonksiyonlarının hayati mekanizması amuda kalkmış gençliğine vizyon diliyorum. Beyin yerinde apışarası duruyor. Oysa ki bir zamanlar bizim değerlerimizin doğurduğu böyle sanatçılar vardı. 





31 Ocak 2018 Çarşamba

Söylesem faydasız, sussam gönül razı değil


Bugün bloga filmle gelecektim ama kendi gündemimle ilgili söylemek istediğim birkaç söz var.

Kendimle ilgili bir durum tespiti yapmak icab ederse; genellikle öfkeli, kızgın, üzgün, kırgın olduğum zamanlarda yazıyorum. Öyle yaptığımı fark ettim. Yani eskiden blog yazmak benim için hayattaki deneyimlemelerimi kendi bakış açımla yorumlamaktı. Acısıyla tatlısıyla, Mutlu olduğumda ya da üzgün olduğumda her halimi buraya aktarabiliyordum. Şimdi sadece dert boşaltmaya geliyorum gibi bişey olmuş.

Geçen gün Pinterest'te bir fotoğraf gördüm. Biri kendine bir defter edinmiş. Adı şu; " Yüksek sesle söyleyemediklerim." Çoğumuzun bu defterse ihtiyacı var. Ama benim gibi bazı insanların daha da çok ihtiyacı var. Galiba bu yüzden bloğu dert babasına çevirdim. İnsanlara yüksek sesle söyleyemediklerimi, buraya bağırıyorum. Bu da bir çeşit rahatlama yolu. Bir tanıdığım depresyondan muzdarip psikiyatra gittiğinde doktor; "duvarlarla da mı konuşmadın?" diyerek bu kadar içine atmasının sağlıklı bir durum olmadığını söyleyerek eleştirmiş. Yani elbette insanın annesi, kardeşi bir numaralı Hızır acil Allah hayırlı uzun ömürler versin ama bunun haricinde meramını anlatacak bir Allah kulu bulamayınca insan boşluğa bağırma ihtiyacı hissediyor. Ve bunu hamileyken, özellikle de sekizinci ayıma henüz girdiğim ve iyice hassaslaştığım bu günlerde iyice hissediyorum.

Bakın mesela geçtiğimiz günlerde olan ve beni çok sinirlendiren iki olaydan bahsedeceğim.

Biliyorsunuz ki hamileyim. Annelik duygularını hayatımda ilk kez deneyimliyorum ve hormonların istilasına uğramış vaziyette olmamdan mütevellit, aşırı hassas, bebek için müthiş endişeli ve teyakkuzdaki asker gibi tüm koruma güdülerim harekete geçmiş bir halde doğumumu bekliyorum.
Yani tamamen acemi olduğum bir süreci korkular ve endişelerle mücadele ederek aşmaya çabalıyorum. Kendi ailem haricinde bunun için kimsenin yardımını ya da nezaketini beklemiyorum
çünkü insanlar için sizin ne hissettiğinizin bir önemi olmadığını biliyorum. Fakat geçen gün eşimin annesi ile yaşanan bir hadiseden ne kadar müteessir olduğumu sizinle paylaşmak istedim. Belki mühim değil ama benim durumumdaki bir anne adayı için hiç hoşa gitmeyecek sözler duydum ve çok rahatsız oldum.

Eşimin erkek kardeşinin oğluna kayınvalidem bakıyor. Çocuğa yemek yedirdiği esnada şöyle bir cümle sarfetti. "Zeynep'in oğlu doğunca sen onu dövücek misin babaannecim, ısırıcak mısın, cimcikleyecek misin?"

Tabi ben dumur. Yani böyle bir cümle karşısında nasıl bir tepki verirsiniz? Dahası böyle bir cümle neden sarfedilir? Hangi amaçla?


Damla kadar çocuğun bilinçaltına henüz doğmamış kuzeniyle ilgili düşmanlık, kıskançlık, fitne
tohumları ekmek ne kadar akılcı bir davranış?!!

Birşey desem tesirli olmayacağını biliyorum. Çünkü yaşlı insanların kemikleşmiş zihin yapıları yeni parlak fikirleri kabul etmek için çok sabit olabiliyor. Yılların yerleştirdiği bir karekter yapısı var. Öte yandan bir anne ve o çocuğa karşı da sorumluluk hisseden bir birey olarak doğrusu susmaya da gönlüm razı gelmedi.

"Anne bence öyle dememelisin, çocuklar zaten doğal yapı olarak kendilerinden sonra aileye katılan çocukları kıskanmaya meyyaldir. Böyle söylemekle aralarındaki geçimsizliği, kıskançlığı fitillemiş oluruz. Sana kardeş geliyor, arkadaş geliyor. O senin en yakın arkadaşın olacak, seninle oynayacak
diyerek onu motive etmeliyiz." diyerek durumun vehametini anlatmaya çalıştım lakin ne kadar tesirli oldu bilemiyorum.

Dediğim gibi yaşlı insanlar ve onların kemikleşmiş karekterleri. Ne kadar korkunç bir tabloydu bu...

Bundan çok müteessir olduğumu o an dile getiremedim ve günlerce de kafama taktım. Hala beni çok rahatsız eden bir detay olarak geçmişteki yerini alan bir sahne hafızamda. Çünkü gelecekte çocuğuma sergilenecek tutumların nasıl olacağını kestirememe sebep oluyor ve beni aşırı rahatsız ediyor. Buraya yazıp hafızamdaki depodan çıkartmak ve rahatsız ediciliğinden kurtulmak istedim hepsi bu. Beynimde daha fazla mental enerjiye sebep olacak hiçbirşeyi, hiçbir düşünceyi istemiyorum hayatımda. İnsanların içine de şiddet eğiliminden uzak ve iyi bir kalp diliyorum.

Gelelim ikinci pek müteessir olduğum hadiseye. Uzunca müddettir tanıdığım ve iyi insan olduğu
yanılgısına düştüm biri tarafından gereksiz ve sebepsiz yere saçma bir zorbalığa maruz kaldık. Evet bir insana iftira atmak ve bu iftirayı gerekçe göstererek sebepsiz yere ona küsmek bir zorbalıktır. Ayrıca "küsmek" fiilinin pek ilkel ve çocuklara yaraşır bir amel olduğunu düşünüyorum. Kişisel gelişimini tamamlayamamış, eğitimsiz, cahil insanların yapacağı türden bir amel
. İnsan birşeye kırılsa dahi bunu benim yukarıda kayınvalideme yapmaya çalıştığım gibi açıklayarak
çözüme kavuşturabilir. Keza ortada kırılıp, küsecek incir çekirdeği kadar bir hadise dahi olmamasına rağmen kuru yerden nem kapıp, demediğinizi "dedi" diyerek üzerimize iftira atıp sonra da bunu  kendilerine küsme sebebi yapacak insanlar buyursun şöyle bir zahmet kıyıdan kıyıdan çekilsin hayatımızdan. Zaten tavşan dağa küsse dağın ne haberi olur ne kaybı.

Her halükarda bu kimselere insan, hatta iyi insan dediğimiz için kaybeden biz değil "insanlık" oluyor. E biz de ne bilelim kalplerini yarıp bakmadık ki içindeki çamuru görebilelim.


Bu iki hadise ile ilgili diyeceklerim bu kadar ve daha fazla zihnimi meşgul ederek hem bana hem de karnımdaki bebeğe negatif enerji göndermesini istemediğim için buraya bırakıyorum.

Allah herkesin kalbine sekinet , selamet, nezaket, iyilik versin. Amin.