19 Eylül 2018 Çarşamba

Uyku eğitimi



Ya da krizi, sorunsalı, fenalık geçiricisi, sabır zorlayıcısı... artık nasıl isimlendirirseniz.

Yavru kuzusu ayaklarımda uyurken (evet ayakta sallıyoruz, büyük lokma ye büyük konuşma) bu postu yazabiliyorum.

Bizim bebeğimiz yirmi bir gün erken doğdu ve sezaryen ile karnımdan alındı. Kuvvetle muhtemel bu sebeple olduğunu düşünüyorum sanırım çocukta bir travmaya sebep oldu anne karnından koparılıp alınmak ki bunu ben demiyorum bütün normal doğum savunucusu tıp ekollerinin söylediği bu... doğdu doğalı bir uykuya geçme problemi yaşıyoruz. Üstelik yöntemleri biz belirlemiyoruz. Kendisi seçiyor. Zira eğer onun istediği gibi davranmazsan zinhar uykuya dalamıyor evladım. Yönlendirmeye çalıştığımızda ise o bitap biz perişan uykusuz sabahlıyoruz. Kuzutoş ilk doğduğunda kucakta pışpış ile uyurdu ki bu en kolay uyutma yöntemi idi bana göre ama bu kucakta pışpış olayı gündüzlere ve tüm gün içine yayılınca bel bacak koptu bende. Derken sallamalı ana kucağı alalım dedik. Bilmiyorum belki yalnız anneler için bu evrede şu kendiliğinden sallanan elektronik anakucakları çok işe yarayabilir. Bugünkü aklım olsa bir tane alırdım. Çünkü bebeğe yapılan hiçbir yatırım ziyan olmuyor. O mutlu siz mutlu. Siz yorgun o huysuz huzursuz oluyorsunuz. Neyse anakucağımız çok az bir ivmesi olduğu için doğru düzgün sallanmıyordu. Nasıl oldu da icad ettik bilmem bir gün birimiz kızak şeklinde ileri geri ittirip çekerek sallamayı keşfettik ve oğluş bunu sevdi. Dedim ya kendi uyuma şeklini kendi seçti hep diye. O bu kızak yöntemi ile uyumayı seçti. Biz baya bir süre böyle gittik ama nasıl krizli uykuya dalıyoruz. Dalıyoruz alıp yatağa götürürken zınk diye uyanıyoruz. Derken derken bu anakucağından başka yerde uyuyamaz oldu çocuk. Biz de haydi uykuya ihtiyacı var yoruldu çok hem de biz de perişan oluyoruz diye ses etmedik ama gelgelelim bu mübarek evlad büyüyor Allah sağlıklı afiyetle uzun ömür versin. Anakucağına sığmamaya bizim de kollar ileri geri sallamaya güç yetirememeye başladı. İşte o evre kriz doluydu. Kaç türlü beşik, kaç türlü uyutma yöntemi denendi. Bu evlad en son saatler süren, babası ve benim kollarımızı bir kez daha et bölüğü yapan battaniye ile karşılıklı sallama yöntemini seçti. Başka türlü Allah muhafaza uyumuyor. Neyse biz bu arada kuduz gibi uyku yöntemlerini araştırıyoruz. Ablamın en küçük evladcığı Ferber yöntemi ile uyumayı öğrendiydi lakin iki yaşındaydı. Benim sabi daha bi damla. Hoş Ferber kitabında(biz bu adamın kitabını aldık) dört ay gibi çok küçük bir yaş olmamakla beraber ihtiyaç hissedildiği zaman başlanabilir demiş ama biz o kadar perişandık ki üç ayda denedik bu zıkkımı. Aslında tam olarak Ferber yöntemi de değildi. Tracy Hogg yöntemi de dedikleri bi takım zımbırtılarla sentezleyip yaptık. Çünkü anne baba olarak evlad çaresizce ağlıyorken bırakıp bırakıp odadan çıkmak zalimlik gibi geliyor. Yanında durup okşaya seve konuşa konuşa sakin ama tamamen uyanık bir şekilde yatağa yatırıp aynı sevecenlikle orada uyumasını sağlamak. Uyku rutini çek. Karanlık oda çek. Uyku müziği beyaz gürültü çek. Emzik vb. gibi rahatlatıcı unsurlar çek. Hatta yatır kaldır yöntemi ile bile bu evlad iki saat kesintisiz haykırarak ağlama performansı ile bizlerin vicdanlarına oynayıp galip geldi. Hasılı bi damla evladcım uyku eğitimi mi ne zıkkım ise alacak diye can hıraş ağlatmaya gönlüm razı gelmedi, onu cezalandırıyormuşum gibi hissettim. Hatta bir gün o ağlarken ben kendi yatağımın üzerinde bayılmışım. Gerçekten ama... Baya benim bilinç gitti gözümü bir açtım kuzum aynı feryadı figan ile ağlamaya devam. O gün dedim tamam bitti bu iş. Bu evlada bir ana lazım ve ben gidiyorum elden. Sallamaksa sallamak. Allah’a emanet hepimiz sallanarak büyüdük hiçbirimiz de sarsılmış bebek sendromu beyin sarsıntısı bilimum sarsıntıdan mütevellit bi zıkkım yaşamadık Allah muhafaza. İşte hal böyle olunca bir de ayakta sallamayı denedik. Çünkü artık saatler süren battaniye ile sallama seansı bizi çok yormuştu. Önce bunu da reddetti aziz evlad hatta hala direniyor topukları ile kendini ittire ittire yastıktan sarkıtıyor kafasını ama mücadele ede ede uyutmaya çalışıyoruz çünkü artık geriye tek seçenek çingene salıncağı kalıyor. Allah kurmak zorunda bırakmasın alemin kira evlerine ki hem de çok tehlikeli çok korkutuyor beni.

Biz uyku eğitimi denen olayı beceremedik. Dahası benimseyemdik. Evet üç gün sonra çocuğu yatağına yatır kendi kendine uyusun fikri çok cazip gelse de bazen çocuk bakımının yazılı bir kuralı yok. Senin çocuğun mama sandalyesinde ossura ossura uyur benim çocuğum kuş tüyü yatakta bile kendi başına uyuuyamayabilir.

Bu süreçte milyon tane video izledim, makale okudum zibilyon tane uyku koçu (o ne demekse) araştırdım. Anladım ki bebek bakımı ile ilgili her konuda olduğu gibi bu konuda da doğru bir tane değil. Herkesin kendi doğruları var ve kimsenin doğrusu birbiri ile uyumlu değil. Biri kucakta sakinleştirin tekrar yatırın diyor, öbürü sakın kaldırmayın çünkü bu hareket ona sizi yıldırabildiği ve ağlayarak dediğini yapabileceğiniz mesajı verir diyor. Biri yatmadan önce uyku rutini oluşturun uyarıcı etkenlerden uzak kalın diyor, bir başkası uyumadan önce oynayın, kitap okuyun yorun diyor. Yani her kafadan bir ses çıkıp zaten hem bedenen hem ruhen çöküntüde olan anne babayı daha da kafa karışıklığına, kaosa, çıkmazsa sürüklüyor.

Kimseye akıl verecek değilim ama biliyorum ki o durum çok çaresiz. Yani gün geliyor benim gibi yalnız bir anne iseniz o evladı yorgunluktan cesediniz uyutuyor da yine ayakta kalıyorsunuz ama size  dayatılan, moda olan hiçbir akıma cevap vermeyin. İnternet sosyal medya bu işin çöplüğü. Kendilerini en çok buradan pazarlıyorlar. Öyle bacak bacak üstüne atıp “e bilmem kim hanım çocuğu bakın böyle amuda kaldırıp uyutuyoruz hemencik şıp diye uykuya dalıverecekler.” diye video çekip YouTube’a koyan, kendi çocuğuna dahi bakmaktan aciz bakıcılı plastik kadınlar hiç inandırıcı değilsiniz.  Ha ama profesyonel yardıma okey. Ona diyecek birşeyim yok. İlmi olan her şeye boynum kıldan ince. Hatta Ferber yönteminin çok işe yarayacağını düşünüyorum ama evladımı ağlatmaya yetecek ge ö te bende yok söylemesi ayıp. Belki biraz daha büyüyünce tekrar sadece onun yöntemi ile deneyebilirim ama çok isteksizim. Hele bir şu kitabı bitireyim de. Sonra izlenimlerimi, yaparsak denetimlerimi de yazarım. Şimdilik durum böyle. 


9 Eylül 2018 Pazar

Durum güncelliyorum




Kaç keredir şu sayfayı açıp hiçbirşey yazamadan kapatıyorum. Biliyorum bu girişimimde de tek seferde bitiremeyeceğim bu postu ama olsun.

Günler fırtına gibi geçiyor. Bu arada ben hala canım sıkılmaya vakit bulabiliyorum ya nasıl oluyor bilmiyorum... Sonbahar geldi malum. Bu mevsim beni her zaman daha depresif yapmıştır. Benim üzerimde epey etkisi var. Güneş saklanıp saklanıp dönüyor ya ben de iki ruh hali arasında gidip gidip geliyorum. Sanırım güneşin mutlu olmamla bi alakası var.  O kadar hızlı yaşıyoruz ki... yavrumla hayat her ne kadar rock konserine gidip kafa sallamışım sersemliğinde sürüyorsa da onun sağlıklı, iyi mutlu olması benim de mutlu olmam demek. Demek benim güneşim o. Ama bazen hayatla ilgili endişeler kafamda o kadar büyüyor ki... Nasıl bir hayatı olacak, okul hayatı nasıl olacak, ne şartlara sahip olacak, ne, nasıl, ne zaman, nerede, ne, ne, ne.... uzayıp giden sorular silsilesi listesi! Sonra durup düşünmekten ne kadar yorulduğumu duyumsuyor ve onun hayatına, kaderine müdahil olamayacağım gerçeğini hatırlıyorum. Sonra dilim döndüğü kadar dua etmeye çalışıyorum işte. Allah’a emanet edip rahatlamaya çalışıyorum. Bir de omunla ilgili olaylarda bir problem yaşadığım zaman kendimi çok suçlu hissediyorum. Yani birşeyi yanlış yaptığım için bunun sonucuna evladım katlanıyor ve benim yüzümden sılıntı çekiyor diye içim içimi kemiriyor. İlk bebeğim olduğu için tecrübesizliğim olduğunu itiraf etmeliyim. Ama akıl verenleri de çok dinlemek istemiyorum. Çünkü her kafadan bir ses çıkıyor ve doğru bir tane değil. Her bebeğin ihtiyaçları ve onlara sunulacak çözümler farklı. Mesela ek gıdaya çok çok yavaş bir geçiş yapıyoruz. İlk etapta meyve ve yoğurt verdim. Çok az miktarlarda ama hemen kabız oldu ve beş ayda ek gıdaya geçiş yaptığım üstelik de belki doğru meyveleri vermediğim (şeftali, siyah üzüm, bardacık eriği) için çok üzüldüm.

Öte yandan çok fazla”biz sana demiştik, hiç söz dinlemiyorsun” gibi sözler duyuyorum ve bu kendime güvenini daha da zedeliyor. “ Dinlemiyor muyum? Neden dinlemiyorum ki keşke dinleseydim!” gibi iç çekişmeler yaşamama sebep oluyor. Kaldı ki kimsenin sözünü kasti bir dinlememe durumum mevzu bahis değil. Aklıma yatmamışsa ve ya onların söyledikleri ile benim şartlarım örtüşmüyorsa olması gerektiğini düşündüğüm gibi davranıyorum. 

Öte yandan bir başkası çıkıp “bizim doktorumuz sebze püresi ile başlattı meyvelerin şekerini önce yattıktan sonra sebzeleri yemeyebilirmiş.” diye akıl öğretiyor, makul geliyor ama yine de akıl öğretilmiş olmaktan rahatsız oluyorum. Başka biri (komşum) arabadan inerken bizi görüyor ve “doktordan mı geliyorsunuz?” diye soruyor. Afallayıp hayır neden diye sorunca “ çocuk sürekli ağlıyor, neden ağlıyor bu çocuk?” diyor bana bir cinnet gelip “ boş zamanlarımda hobi olarak dövüyorum ben evladımı da ondan” diyesim geliyor ya sabır çekiyorum.

Tüm bunlarla beraber evimi temiz tutmaya çalışıyorum (malum kedili eviz), yardımcı almıyorum şu anda sürekli yardımcıya durum el vermiyor. Ama yardımcım Allah oluyor bin şükür. Oğlum iki dakika Caillou izlerken iki arada bir derede yemek yetiştirmeye çalışıyorum. (Evet ekranla tanıştı üstelik evde televizyon yokken ve bu da beni aşırı rahatsız ediyor ama tek elimde çocukla yemek yapabilmem ve odada oyalayacak bir kimse yokken tek başına durması  da namümkün olduğu için naçar kalıp on/onbeş dakika izlemesine izin veriyorum. Bu da vicdanıma diken gibi batıyor ama zorundayım. Bişey yemek zorundayız. Daha fotosentezle beslenme kabiliyeti geliştiremedik. Açmayın yaram.) 

İşte bu minvalde hayat sürüyor. Bütün eksikliklerim, yanlışlıklarımla anne olmaya çalışıyorum. Mükemmelim diyemem, çünkü insanım, mükemmel olamam. Ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Belki daha da iyi olmaya gayret edebilirim. İnşaallah ederim. Ama tüm bunlardan vakit bulunca arada bir banyo yapıp saç taramak ve diş fırçalamak da güzel bir duygu.

Herşeye rağmen hiçbirşeyden şikayetçi değilim. Çok güzel ve mutlu bir hayatım var. Çok şükür Rabbime. Sevdiklerim Allah’a emanet. Onlara bir zarar uğramasın, sağlıkları yerinde olsun da... Zaten hayatta bunun için varız. Mücadele ve kazanç. İnşaallah Mevla manevi kazancı imtihansızca en öok olanlardan ediversin amin.

20 Ağustos 2018 Pazartesi

Bir yorgun bayram


Hayat; geri dönüşü olmayan uzun ince bir yolda düşe kalka yürümenin ta kendisi...

Bazen böyle gri bulutlar kaplasa da günleri ve geceleri, yağmurlar yağsa ve ıslansak bile...


Nihayetinde böyle mis kokulu bir çiçek açıverecek inşaallah gönülleri ferahlandıran. O yağmurlar olmasa bu çiçekler açar mı?!


Sonra bir güzel bayramı hep beraber kutlarız...


Geçtiğimiz bayram annemin kanser olayı ile maaile perişan olmuştuk. Oğlumun uyku problemleri ile mücadeleden zaten bitap düşmüş ben ise zaruretten ev taşıyacaktım. Hep bu bayramın tarihi ile avuttum kendimi zira annem ameliyatını ben taşınma olayımı atlatmış olacaktık. Elhamdulillah bitti o sıkıntılar ama beteri giden her hayat tecrübesinin eseri kalıyor. Şimdi hepmizin gönülleri yorgun. Şükrediyoruz ama bir buruk bayram geçiriyoruz. Allah her gönlü kırık kulunun yarasına merhemini kendi sürsün. Bayramımız kutlu olsun. Öte dünyaya görüşlerimiz de en hakiki bayramımız olsun. Amin

11 Ağustos 2018 Cumartesi

Yeni bir ev yeni bir hayat.





Yeni dediysem ikiyüz elli senelik falan bir apartman ama içini şöyle bi makyajlayıp kiralığa çıkartmışlar. Biz de muhitinin hatrına razı geldik.

Üç buçuk senelik evlilikte üçüncü  evime taşındım. Bebeğim dört aylık. Ve annemin hastalık evreleri ile kendi doğum ameliyatı süreçlerim, ayrıca bebekli hayata alışmaya çalışma çabalarımın arasına bir ev taşıma olayını sıkıştırışım keyfimden değil. Evden yana bahtımız gülmedi gitti. Allah gördüğümüzden ayırmasın. Alışık olduğumuz hayatları sürdürmek istiyoruz lakin hem pastam dursun hem karnım doysun gibi bir hayat olmadığı için hem muhiti güzel hem evi yeni, temize güç yetiremediğimizden bişeylerden  feragat edip olmazsa olmazlarımızı devam ettirebilmeye çalışıyoruz.

Mesela muhit bizim için çok mühimmiş geçtiğimiz bir küsür senelik evrede bunu anladık. Keza Esad Coşan hoca efendiden de bunu duymuşluğum var. İnsan ayrımı anlamında değil ama huzur bulma babında muhit hem içinde yaşayan insanlarla hem de fiziki şartlarla ruh sağlığı üzerinde müthiş etkili.  Zaten her yerde her türlü insan var o ayrı ama bitip tükenmek bilmeyen insan gürültüsü, yüksek sesle dinlenen müzikler, caddeden mütemadiyen yükselen bir korna sesi, gecenin üçünde yapılan kaldırım çalışmaları, bir senedir yan apartman inşaatından gelen taktuk ve matkap sesleri.. Alttaki dükkanın tadilat, tamiratından gelen, apartmanı çınlatan matkap sesleri, her yandan yükselen ve artık beynimizi delen bi çeşit matkap sesi imtihanına tabi tutulur gibiydik. Çocuk doğdu doğalı huzurlu uykuya hasret kaldık. Bununla birlikte sokak çocuklarından duyduğum ağza alınmayacak küfürler bile sosyo-kültürel seviyeyi anlamanıza yardımcı olur. Göl kenarına yürüyüşe giderim. Nezih ortam şöyle dursun ellerindeki bira kutularını gazete kağıtlarına sarmış berduşlardan rahat yürüyemez, tedirgin olur geri dönerim. Arabayla çıkarız heryerde leş gibi trafik daha gideceğimiz yere varamadan stresten içimiz şişer. En beterlerinden biri de bina bina bina eşşek gibi gavur ölüsü gibi beton kuleler. Yani hayatı çekilmez kılacak ne kadar unsur varsa bir arada toplanmış gibiydi. Bununla beraber kaynağını bilemediğim bir rutubet peydah oldu evde. Ne kadar eşyamı atmak zorunda kaldım bilmiyorum küften. Çifter Çifter ayakkabılar, yastıklar, deri ceketler vs... Artık kendimiz de küflenmeden bi an evvel taşınmanın zamanı geldi dedik.

İnsan doğadan uzaklaşıp insanlığını unutmuş diye yemin etsem başım ağrımaz. Şimdi yeşillik, temiz hava, sessiz sakin bir yerde huzuru bulmayı ümid ediyoruz. İnan olsun insanlığımızı hatırladık. Kapımın önüne alışık köpekler, Fluffy’min de aralarına katıldığı kedilerim, bahçemdeki ceviz ağacı, cırcır böceklerinin sesi, akşam balkonda oturmak gibi bi lüksümüz bile var ya daha ne diyim...  

Bu arada Fluffy’m benim güzel oğlum, üç senedir yakın arkadaşım sokak köpekliğini seçti eşşek herif. Bu eve gelince hayvan da doğasını hatırladı resmen. Aklı gitti kedileri görünce. İlk evimizde de canı isteyince kaçardı. Sokaklardan toplar gelirdik. Buradan önceki küflü evde bi kaç kez kaçmayı denedi. Hayvan bile oraların yaşanacak yerler olmadığını idrak edip eve kapattı kendini. Buraya gelince fabrika ayarlarına geri döndü. Kedileri, yeşilliği, bahçeyi görünce aklı gitti. Kendi de gitti. Gidiş o gidiş. Sabah akşam mamasını, suyunu indiriyorum. Reis ortamda liderliğini ilan etti. Bir iki kez kendini sevdirip dalgasına bakıyor. Zaten hiçbir sokak kedisini tamamen sokaktan koparamadım. İlle geldiği, alışık olduğu ortamı istiyor hayvanlar. Emniyette, mama su da var. Ekmek elden su gölden forever siesta. Ben olsam ben de dönmem eve anasını satayım. Artık kedi defterini de Fluffy’mle kapadım. Çünkü onun sokaklara gidişi bana çok koydu. Mis kokulu tüylerini öpmeyi özlüyorum. Çok bilirim gözyaşlarımı yaladığını garibanımın. Yani gittiğinden beri günlerdir evdeki her karartıyı her gürültüyü Fluffy sanıyorum sonra aklıma bahçede oluşu geliyor. Ama onun doğası o haklı. Toprağı özlüyor, hem cinsleriyle olmak istiyor. Artık bir daha da başka bi canlıya bağlanıp ayrılmak, onun mesuliyetini almak istemiyorum. 

Artık hayat sadece kedili değil, kedili köpekli. Artık kapımıza alışık köpeklerimiz de var. Ki hayatım boyunca köpeklerden ürktüm yaklaşamadım. Bi kırılma oldu bu benim için. Sabah çıkıp yürüyüşümüzü yapıyoruz. Mis gibi ormanımız var. Oğluma “baltalar elimizde, uzun ip belimizde, biz gideriz ormana hey ormana...” diye şarkı söyleyerek götürüyorum onu yürüyüşe. Minik ciğerleri çam havası alsın. Tavanları dahi küflü evin pis havasından temizlensin istiyorum. Demek her zorlukla beraber hakikaten iki kolaylık var. Kocaman ve çok stresli zaman diliminin arkasından artık biraz dinlenmemizin zamanı geldi galiba. Nazar eden olmasın gözünü seveyim. Bi Maşaallah’ınızı alırım çünkü bu ana kadar ne çektiğimi Allah’tan başka bi ben bi de benimle olanlar bilir. Son bir-bir buçuk senede hastalanıp ameliyat olmak zorunda kalıp ölümlerden döndüm, hamile kaldım doğurdum, annem kansere yakalandı tek göğsü alındı, iki kere ev taşıdım. Biri dört aylık bebekle... Yani az dinleneyim. Rabbim bozma; huzur, sağlık, afiyet ver. Fitnelerin ayağına dolandır, imrenen,hayır dua edenlere de aynı nimetleri ver. Amin

Ramazan bayramındaki o kriz dolu evrede.. Oğlum çığrından çıkmış gibi ağlar ve uyumazken, annemin ilk teşhisi konduğu dönemdeki şokumuz ve korkumuzla henüz ameliyat olmamışken ve biz taşınmak zorunda kalıp ev dahi bulamamışken hep kendime “kurban bayramında bütün sıkıntılarımız bitmiş olacak inşaallah. Annem ameliyatı ben ev taşımayı atlatmış olacağım, oğluş da biraz daha büyümüş olacak.” diye teselli veriyordum. Herşey geçici, hayat geçici, insan geçici... Baki kalan bu kubbede bir hoş sada, bir de amalimiz. 

8 Temmuz 2018 Pazar

Doğum hikayem 2

Günlük telaşlar içinde hayat akıp gidiyor ve  aslında yazacak o kadar çok güncel hadise var ki...

Ama ben kaldığım yerden devam edeceğim.

Hemen alt postta ameliyatımın son on beş dakikası çok uzun bir süre gibi geldi demiştim. Çünkü hemen dikişlerim atılıp odama götürülecektim ve bebeğimi yanıma vereceklerdi. Sanıyordum, yanılıyordum. Beni odaya getirdiler. Bekliyorum. On dakika, on beş dakika, yarım saat... Sonra kapıya biri geldi. Kim hatırlamıyorum?! Sadece eşimi dışarı çağırdı. İşte o zaman bi aksilik olduğunu anladım.

Meğer kuzum karnımdan erken alındığı için minik akciğerleri ortamdaki havaya hemen adapte olamamış ve solunum güçlüğü çekiyormuş.. Aslında bilmem kaç bebekten birinde görülen bir vakıa imiş. Erken doğumlarda sık rastlanan ve endişe edilmeyecek bişeymiş ama o an gel de bana anlat bunu...

Hani bir kız çocuğuna çok istediği bir oyuncak alınmış da eline verip oynamasına müsaade edilmemiş gibi bir haldeyim teşbihde hata olmasın.

Bebeğim doğdu ama kucaklayamıyorum.

Bu iki gün böyle sürdü. Bacaklarımın uyuşukluğu geçip kalkabildiğim an hemen bebek yoğun bakımına gidip gördüm onu. O dakikadan itibaren yoğun bakımdan bebeğimi bırakıp ayrılmak o kadar zordu ki.. Minik bedeninde hortumlar, damar yollarında iğneler serumlar, kafasını plastik bir balona koymuşlar. Küçücük elleri topukları morarmış kan almaktan iğne sokup çıkartmaktan.

Neyse bu evre benim için çok travmatik. Yazarken tekrar yaşıyorum o anki üzüntülerimi o yüzden kısa tutacağım.

Bana onu besleyebileceğimi söylediler. İlk denememizi yaptık. Kuzumun gecikmeli memeyle ilk kavuşma anı, kucağıma alışım... o kadar tatlı bir his. Ve biz bunu yoğun bakım odasının sandalyeleri üzerinde karnımda dikiş kucağımda yenidoğanımla iki büklüm yaşadık. Yine de herşeye rağmen çok mutlu oldum çünkü ona sütümü vermeyi çok istiyordum. Ayrıca geçici süreliğine de olsa kavuşmuştuk.

Geceleri dört saatte bir, gündüzleri üç saatte bir gelip besleyebileceğimi söylediler. Ben her beslenme saatini iple çekiyorum tabi. Derken beni  bir gün sonra taburcu etti doktor. Fakat bebeğimi çıkartmıyorlar. Nasıl bırakıp gideyim evime. Besliyorum, beslemek istiyorum, anne sütü alsın istiyorum. Hastanenin otelcilik hizmeti diye bir zımbırtısı varmış. Sana oda kiralıyorlar, yemek geliyor. Bebeğimin hatrına kalırım burada, gitmem dedim. Anne sütüne,  bana ihtiyacı var.  Sonra elimdeki tek evladımla kavuşma anım olan o süreyi hemşirenin teki elimden alıyordu az kalsın. Bebeğime hazır mama verip karnını doyurmuş. Özellikle belirtmiştim. Ben buradayım, sütümü veririm. Mama istemiyorum diye. Bir de benimle kavga patlatacaktı az kalsın ki alttan aldım zira evladım elinde. Ne manyaklar sapıklar duyuyorum, bana kızar hıncını kuzumdan çıkarır. El kadar sabiye bişey yapar eder.... Bir de o sıra annem evde yanımda sürekli Müge Anlı izliyor. Orada da herifin teki hemşire kılığına girip bebek kaçırmış hastaneden. Zaten o süreç insan deli gibi bişey oluyor. Hormonlar altüst, sinirler laçka, beden yorgun, ruh üzgün. Allah bullak bir dönemim. Neyse dangalak hemşireye rica minnet meme vermek istiyorum lütfen mama ile beslemeyin diye yalvar yakar olduktan sonra bi zahmet orada kalmaya ve meme verme olayımıza devam ettik.

Allah acıdı da bizi daha fazla oralarda süründürmedi. Bir gün sonra bebeğimizin solunumu yoluna girdi. Onu da taburcu etmeye karar verdiler. Ama bu sürede çektiğim rezillik... Bebek yoğun bakımlarında kanlar mı boşalmasın.. pedler yetişmedi  bacaklarımdan yerlere şakır şakır indi kanlar. Zemin, kıyafetim kıpkırmızı boyandı. Ameliyatlıyım eğilemiyorum ayağımla yere kocaman peçete tomarları atıp taşları mı temizlemedim... o kanlı geceliklerle hastane odasına dönerken ki arada baya bi mesafe var... elin heriflerine mi görünmedim... ne  rezillikler...

Ama o “bebeği götürebilirsiniz” dedikleri anki mutluluğum dünyalara bedeldi. Koşa koşa kıyafetlerini aldım. Emzirme odasında giydirip bir kaçışım var bebek yoğun bakımından... arkama bakmadan.

Artık bu postu mutlu sonla bitireyim. Gerisi saha sonra...

3 Temmuz 2018 Salı

Doğum hikayem

O kadar uzun uzak kalıyorum ki buralardan lafın neresinden tutulur da konuya girilir kestiremiyorum.  Önceki yazılarımdan malumunuz dünyaya bir can gelmesine vesile oldum. Hayatımın tatlı aşkı güzel paşam Nisan 1’de bismillah dedi dünyadaki serüvenine. Hep İyilikler, güzellikler, hayırlar, sağlık, afiyet ve mutluluk görsün ümmeti Muhammed(sav)’in yavrularıyla beraber. İki cihanda aziz ve bahtiyar olsun. Amin

Elhamdulillah çok kişiye nazaran çok rahat bir hamilelik geçirdim.Yata yata bitirdim sekiz küsür ayımı. Yatmak dedimse... Yalnız olmamdan mütevellit her işimi kendim gördüğüm zamanlarımdan arda kalanlarda yatmak. Ki epey iri bir hamileydim. Görenler ikiz zannediyorlardı.  Hal böyle olunca o koca göbekle hareket kısıtlı ve zor olduğu için boş bulduğum vakitte yatmaktan başka çarem yoktu zaten. Öyle olsa da çok şükür hamilelik sürecim keyifli geçti. Ablam Bosna’da ve annemi doğumuma beklerken bir gün bir haber aldım. Düşmüş. O derece sakatlanmış ki yürüyemiyormu. Bu haberi almamın üstünden bir on gün ya geçti ya geçmedi annem doğumuma geldi. Apartmanın merdivenlerini sürünerek çıktı. O gün sonrasında yaşayacaklarımızı hissettim sanki..  endişesi aldı beni ve yarabbim yardım et dedim.

Hakikaten de hamileliğimin  en ağır son günlerini, doğumumu ve lohusalığımı Allah’tan başka yardımcısız o hengame içinde geçirdim. Annem hasta bir yere kıpırdayamıyor walker ile tuvaletine gidip abdest alabiliyor diye şükrediyoruz. Ablam Bosna’da kızın eli erip gücü yetmiyor zaten kendi çoluk çocuğuyla işi başından aşkın. Kimse yoktu anlaşılan. Bir tek küçük teyzem bir haftalığına geldi. . Hasılı üç ay geçti ama nasıl geçti...

Geçtiğimiz sene rahimden bir miyom  alma operasyonu geçirmiştim. Karnımda sezaryen dikişi gibi dikiş vardı zaten. Vaziyet bu olunca doktorum karnın çok büyüdü dikişlerin yırtılacak doğum tarihini öne alacağız dedi bana.. Derken Nisan 1için hazırlanıp düştük hastene yollarına.

Öncelikle bu postu okuyacak olan hamile vatandaşlar:) Şakın ola ki kimsenin serüveni sizi korkutmasın. Çünkü herkesin doğum hikayesi başka ve nevi şahsına münhasır. Sizinki bambaşka olacak. O yünden asla kafada kıyas yapıp korkmaya kalkmayın. Kolay olur biiznillah.

Ne diyordum hasteneye vardık yatışımız yapıldı. Doktorumla görüştüm ve bana spinal anestezi iste dedi. Her zaman genel mi, spinal mi ikilemdeydim çünkü genel anestezi istiyordu bir yanım. Ameliyathanedeki süreç travmatik olursa diye korkuyordum. Bir yanım da bebeğimi doğar doğmaz kucaklayıp görmek merakımı bi an evvel gidermek ve yavruma kavuşmak istiyordu, kararsızdım. Bazen o kadar mütereddit oluyorum ki aklı selim ve ne yaptığını bilen birinin benim adıma karar vermesine ve yapılacak şeyi söylemesine ihtiyaç duyuyorum.

Anestezi uzmanı yanıma gelince doktorumun dediğini tutup vardır bir hayır diyerek spinal istedim. Çünkü hem o noktaya kadar dua ederek gelmiştim hem de evelallah doktorumun tecrübesine itimat ediyordum. Derken ameliyata hazırladılar beni. Başıma örtümü örtüp ameliyat önlüğümü de üzerime giyip tuttum ameliyathanenin yolunu. Aklınızda olsun tesettürlü iseniz dal baş kabak gitmek zorunda değilsiniz ameliyathaneye ya da doğumhaneye. Zaten sedye/yatak sizi oraya ne ile götürüyorlarsa üzerinizi örtüyorlar. Ben örtümü çeneme kadar çektim. Başım da kapalı mis. Ameliyathaneye kadar kimseye görünmedim inşaallah. Hemşirelere münasip lisan ile rica edip kapı önünde örtümü yakınıma veririm deyince kırmıyorlar . Beni hastane odasındaki yatakla götürdüler ameliyathaneye. Hatta hasta bakıcım örtünü orada yastığının altına koy, çıkışta da takarsın  dedi. Spinal olacağım ya bilincim yerinde olacak. İşte mutlu mesut girdim ameliyata. Aslında şimdi düşününce evet biraz korku değil de ürkmüşüm ama pek de heyecanlanmamışım. Allah sekinet vermiş demek.

Kırkbeş dakika ameliyatım sürdü. İlk otuz dakikadan sonra bir ağlama sesi duydum. Zaten o an koptu bende olay. Sağ omuzuma misler gibi kokan dünyanın en güzel şeyini koyuverdiler. Aman Allah’ım ağlamaya başladım. Tadımlık ilk tanışma faslından sonra hemen giydireceğiz diye götürdüler. Eşsiz bir duygu tarifsiz bir an. Tadı damağımda kaldı.  Son on beş dakikada kesiğim dikildi. Bi an evvel çıksam da odada bebeğime kavuşsam ümidi ile geçirdim o süreyi...

Bu esnada ben bir çeşit nefes darlığı yaşamaya başladım. Karada balık gibiyim. Nefes alıyorum ama alamıyorum. Ciğerlerime gitmiyor o nefes boğuluyorum. Kilolusun biraz çokça vuracağız anesteziyi demişlerdi kürek kemiklerimin yakınlarına kadar vurdular iğneyi. Ellerime kadar uyuştum. Diyorum ki Allah’ım ciğerlerim de mi uyuştu nedir:D Tabi öyle olsa solunum nasıl olacak ama o anki panikle bunu düşünecek kafa nerede bende. Zaten harikalar diyarına gitmeye başladım. Bir ara arenadaki Maximus gibi rüya alemine dalıp öyle döndüm ameliyathaneye. Dedim gidiciyim zaar.. Doktora ben nefes alamıyorum boğulucam diye söyledim. O hiç panik yapmaz beni de sakinleştirir canım benim.


Tamam korkma hemen oksijen verin dedi. Bağladılar biraz daha rahatladım ama nasıl diyeyim sızıntı gidiyordu hava ciğerlerime şimdi bi lokma daha arttı. Hiç değilse ölmüyorum. Ama o zaman da midem bulanmaya başladı mı... Ani oksijene maruz kalmaktan mıdır nedir temiz hava başka bi kafa yaptı bu sefer. Kafama nasıl şiddetli bi ağrı saplandı. Doktora bu sefer de dedim benim midem bulanıyor. Hemen kafamı sağ yanıma çevirip  kenarına gazlı bez koyarak tedbir aldılar. Kusmadım şükür. O on beş dakika da böyle geçti ama bitmek bilmedi. İlk yarım saatte bebeği çıkaracaklar da yavruma kavuşacağım sevinci ile sabrettim de bebeği omuzuma koyup gördükten sonraki kesiğimin  dikildiği on beş dakikayı geçiremedim.

Devamı sonra inşaallah

23 Haziran 2018 Cumartesi

Annelik ve sevmek



Neresinden başlayayım?

Hayatımın en değişik üç aylık evresini geçirdim. Aslında en değişik "üç aylık evresi" olayı tam olarak ifade etmiyor ve nasıl isimlendireceğimi bilmiyorum ama hayatta herşey bizim için ve her yaşadığımız musibetten daha beteri var. İnsan her "artık bundan daha çok üzülemem, daha derine batamam." dediğinde Allah "Sen misin isyan eden deyip terbiye tokadını tabiri caizse yapıştırıyor. Bilmiyorum ne zaman gerçek anlamda elhamdülillah ala külli hal demeyi öğreneceğim.

Otuzlu yaşlarımı henüz sürmeye başlamışken hayatıma minicik bir can girdi. Anne oldum. Annelik kavramı üzerine epey düşündüren günler yaşadım. Oğlumu sevdim, çok çok sevdim. Ama anne olmayı hiç sevmedim, annelik kavramını hiç sevemediğim gibi. Evet çok ciddi ve yanlış anlaşılmaya müsait bir itiraf belki ama açıklayayım.

Bebeğime yüreğimi o derece verdim ki bazen kalbimin içindeki sevginin ağırlığı altında ezildim. Burnunun ucundaki bir tek tüye rüzgar değerse diye içimin titrediği ve bazen yersiz olduğunu bilsem de yine de duyduğum endişelerin içinde ona bir zarar gelirse (Allah korusun) korkusu ile mahvoldum, perişan oldum. Yine dünyaya gelsem yine yavrumu isterim. Ve dünya kadar sevginin altında ezilsem de kuzumdan yine vazgeçmem. En büyük nimetim, devletim yavrum. Allah verdi almasın, acısını göstermesin, devletini göstersin her daim. Ama bizim ailede bir söz vardır  "kimseler ana olmasın" derler. Anlamını tama manası ile yaşayarak öğrendim.

Bilmiyorum ne demek istediğimi tüm bu açıklama çabalarıma rağmen hala anlatamadıklarım ve yanlış anlaşıldıklarım var mı?! Varsa dahi zaten dolu bir yürek bu bendeki. Buraya boşaltıyorum. Tersinden anlamak isteyen buyursun anlasın. Mecalsizim.

Öte yandan annelik kavramı üzerine konuşurken...

Aslında bu ilk doğum sürecimi nasıl deneyimledim konulu bir post olabilirdi ama değil.

Bu annelik kavramı üzerine bir yazı.

Annelik demişken elbet benim de bir annem var ve ben tam da taze taze o duyguları yaşayıp cefakar kadının tüm hayatım boyunca annem olması nasıl bir deneyim tam da henüz empati yapmaya başlamıştım ki zaten var olduğunu bildiğimiz ama hiçbirimizin birbirimize açıkça söylemediği sadece
kapılar arkasında ablamla kardeş kardeş ve eşimle karı koca konuştuğumuz bir hadise geçtiğimiz Ramazan bayramı gün yüzüne çıktı.

Annem ismi lazım değil hastalığa yakalanmıştı ve göğsü alınacaktı. Bir senenin üzerine ablamı ilk kez görüyor olmanın ve bayramı beraber kutlamanın sevinci kursağımızda düğümlenekoyarken annelik kavramı üzerine tekrar düşünmeye başladığım bir kaç gün daha geçirdim. Annemi sevdim. Çok sevdim ama annelik kavramını sevmedim. Yavrumu sevdim çok çok en çok onu sevdim ama annelik kavramını yine sevmedim. Çünkü anne olan da, annesi olan da yüreğine ebedi muhabbet yükü vurulmuş bir hamal. Ve benim gibi bazı acizler korkarım ki altında ezilmekten pek çok eza duyuyor.

Doktor, mühendis, genel kurmay başkanı, cumhurbaşkanı, kral, imparator ne olursa olsun bir insan... Demek insanın hayatta olabileceği en güzel şey anne olmak. Demek bu yüzden cennet annelerin ayağı altında. Biliyorum yaman çelişki. Hem annelik kavramını sevmedim demek hem de annelerin ayağı altındaki cennete özenmek. Bin kere dünyaya gelsem yine anamın evladı olayım isterim. Bin kere dünyaya gelsem yine evladımın anası olayım isterim.

Annemle ilgili durumu asla dramatize etmeyeceğim çünkü gerçekten bir dram değil. Korkulacak birşey yok ama benim sevgili gümüş saçlımın göğsü önümüzdeki Salı alınacak. Sonra yine bütün çılgınlığı ile tam gaz hayatına devam edecek inşaallah. Hem de ennn yavaş ilerleyen soyuymuş. Allah beterlerinden korusun.

Bu yazıyı okuyan biri varsa dua beklerim.

Aslında sadece annelik kavramına mahsus değil yazdıklarım. Tüm sevginin yükü altında ezilenlere ithaf olsun. Çünkü sevginin binbir türlü hali var. Gönlünde olmayandan korkarım.

Rabbim hakiki sevgiyi, muhabbetullahı, aşkullahı bize tattırsın. Ve bizi sevginin yükü altında ezilmekten kurtarıp hakikisini yaşamanın tadını tattırsın. Amin